Genetiği Değiştirilmiş Bitki Tarımı Engellenmelidir!

Genetiği Değiştirilmiş Bitki Tarımı Engellenmelidir!
Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz
Voiced by Amazon Polly

 

Bir önceki makalemin ardından, genetiği değiştirilmiş (GD) bitki tarımının yaşamımızı sürdürdüğümüz ortama etkilerini yazmak istiyorum. GD bitkilerin sağlığa zararları konusunda birbiriyle çelişkili yayınlar olmasına rağmen ekosisteme zararları açısından ileri sürülen olasılıklar karşı konulamayacak kadar önemlidir ve geri dönülemeyecek riskler içermektedir. Öncelikle bunları bilmemiz, ülkemizi, zengin bitki çeşitlerini azaltmadan ve ekosistemini bozmadan, bize bırakıldığı şekilde gelecek kuşaklara devretmemiz en büyük görevimiz olmalıdır.

Ekosistem nedir?

Belirli bir bölgede yaşayan canlılar ve onları saran cansız çevrenin karşılıklı etkileşimleri ile oluşan sisteme ekosistem denir. Canlıların yaşamı için ekosistemin sürekliliği şarttır. Ekosistemin temel ögeleri:

  • Cansız doğal çevreyi oluşturan inorganik ve organik maddeler.
  • Yeşil bitkiler. Bunlara ototrof veya üreticiler denir ve ekosistemin en önemli ögesini oluştururlar. Çünkü inorganik maddelerden ışık enerjisi (fotosentez) veya kimyasal enerji kullanıp kendi organik besinini üreterek ekolojik dengeyi sağlarlar.
  • Bitkileri ve hayvansal maddeleri yiyerek yaşamlarını sürdüren canlılar. Bunlara heterotrof veya tüketiciler denir.
  • Ölmüş veya çürümekte olan bitki ve hayvanlardaki organik maddeleri inorganik maddeler haline getiren yani ekosisteme katılmasını sağlayanlar. Bunlar, bakteri, mantar, protozoa gibi saprofitler (yeni adı saprotroflar) ve bazı böceklerdir. Diğer adları ise ayrıştırıcı veya çürükçüllerdir. Böylece, bitkilerin yetişmesi için başta azot olmak üzere gerekli inorganik maddeler toprağa kazandırılmış olur.

Yukarıdakilerden birinin kötü yönde etkilenmesi, ekosistemin, özetle doğal dengenin bozulmasına ve sürekliliğin durmasına neden olur. Bu da bir süre sonra tüm canlıların yaşamını olumsuz etkilemeye başlar.

Genetiği Değiştirilmiş Bitki Tarımı Engellenmelidir!

Genetiği değiştirilmiş bitkiler ekildikleri yerlerden çok uzaklara yayılabilir

Bitki türleri; birbirine çok benzeyen, aralarında döllenerek kendilerine benzeyen döller meydana getirebilen bitki topluluğudur. Farklı türler de birbirleriyle döllenebilir. Bu şekilde hibrit (melez) türler oluşur ve doğadaki genetik çeşitlilik sağlanır.

Genetiği değiştirilmiş bitkiler de ekimi yapılmakta olan geleneksel veya yabani benzerleriyle döllenir ve hibrit türler oluşturur. Bu şekildeki döllenme istem dışıysa gen kaçısı adı verilir. Örneğin GD mısır ekilmiş bir tarlanın yanındaki mısır tarlasında da GD mısırlar gelişir. Önlem olarak, arada ekim yapılmayan boş alanlar bırakılır ama bu uygulama çoğu zaman yeterli olmaz. Çünkü GD bitkilerin polenleri, rüzgarın etkisiyle öngörülenden çok daha uzağa ulaşabilmektedir. Bir çalışmada bu tip döllenmenin sıklıkla 2 km içerisinde olduğu ama 14 ve 21 km’ye kadar yayıldığı gösterilmiştir (1). Bu durumda zaman içerisinde sadece GD tohum ekilen tarlaların çevresindeki tarlalara değil çok uzaktaki yerlerde ve geniş alanlarda yayılımlar beklenmelidir. GD kanola ekimi yaygın olan Kanada’da genetiği değiştirilmemiş kanola ekimi şu anda ancak coğrafi olarak ayrı olan bir adada yapılabilmektedir (2). Terminatör (kısırlaştırıcı) genlerin de bu yayılmayı önleyemediği gözlenmektedir (2).

Gen kaçışına, aynı türde olursa yatay, farklı türlerde olursa dikey kaçış denir. Gen kaçışlarıyla bitkilerin yabani türlerinin de döllenebilmesi bitki çeşitlerinde azalmaya neden olur. Bu durumda GD bitkilerin, aşağıda yazılan istenmeyen etkilerinin sadece bir tarlada veya bir ovada görülebileceğini düşünmemek, zaman içerisinde ülke çapına yayılabilme olasılığı üzerinde durmak gerekir.

Genetiği Değiştirilmiş Bitki Tarımı Engellenmelidir!

Genetiği değiştirilmiş bitkilerin oluşturacağı riskler nelerdir?

Genetik değiştirmede çok yaygın olarak yapılan uygulama, böceklere ve yabani ot ilaçlarına (herbisit) dayanıklılık kazandırmaktır. Örneğin, böceklere direnç kazandırılan bitki, Bacillus thuringiensis adlı bir bakteriden alınan DNA’nın kodladığı Bt toksinini oluşturduğu için, kendini yiyen böcekleri öldürerek onların zararından korunmuş olur. Hatta bu bitkilere çok ürkütücü ama çok doğru bir benzetmeyle pestisit üreten bitkiler adı bile verilmiştir (3). Pestisitler; tarım zararlılarını (böcek, küf, kemirgen gibi) ortadan kaldırmak amacıyla kullanılan kimyasallardır (Bk, web sitesi, 20.01. 2018 tarihli makale). Sonuçta verim artar ve kullanılmadığı için de pestisit masrafı azalır. Diğer uygulamada ise bitkiye, yabani ot ilaçlarına (herbisit) karşı tolerans kazandırılır. Böylece yabani otları yolmak için fazla emek ve zaman harcanmadan, ekimi yapılan bitkiye zararlı olur mu korkusu yaşanmadan ilaçlama yapılır, yabani otlar ortadan kaldırılır ve verim artar. Tabii bu uygulamada herbisit kullanımı ve kalıntısı artar (4).

Ancak genetiği değiştirilmiş bitkilerin ekosisteme ve bitki çeşitliliğine zararları konusundaki aşağıda yazılan endişeler göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.

  • Zaman içerisinde Bt toksinine dayanıklı böcekler ve herbisitlere direnç kazanmış yabani otlar gelişebilir (3). Herbisitlere dayanıklılık, bitkilere eklenen genin yabani otlara geçmesi sonucu da gelişebilir. Bunlar tarımda önemli sorunlara neden olacağı için gelişmelerini önlemek amaçlı stratejiler bile oluşturulmuştur (5). Böyle istenmeyen durumlarda, dirençli böceklerle ve yabani ot ilaçlarına dayanıklılık kazanan yabani otlarla mücadele zorlaşabilir hatta başa çıkılamaz hale gelebilir. Bunlar ekosistem için büyük tehdit oluştururken, ortadan kaldırmak için kullanılacak olan daha etkili pestisit ve herbisitler de hem ekosisteme hem de insan sağlığına çok zararlı olabilir.
  • Ekosistem için diğer büyük tehdit de Bt toksininin hedef dışı ve bitkiler için zararlı olmayan, üstelik yararlı olan canlıların ölümüne yol açmasıdır (3, 4, 6). Bu toksin bitkilerin döllenmesinde büyük rol oynayan faydalı böcekler, arı, kelebek gibi canlıları da öldürebilir. Örneğin, son yıllarda dünyanın her yerinden bildirilen toplu balarısı ölümlerinde rolü olamaz mı? Bu Bt toksinin bitkinin yapraklarında olup da poleninde ve salgısı olan nektarında olmaması mümkün mü? İkisi de arıların ana besin kaynağıdır. Ayrıca kovanlara arıları beslemek için eklenen şeker şurubunun GD mısırdan elde edilmesi bile olasılıklar arasındadır.
  • Bu arada Bt toksinin, dökülen ve hasat edilen bitkilerin kalıntılarından toprağa geçmesi de kaçınılmazdır. O zaman ekosistemin son bölümü etkilenebilir. Yani ayrıştırıcılar ve toprağın inorganik maddeleri azalır. Oysa her şeyden önce yeşil bitkilerin büyümesinin ana kaynağı inorganik maddelerdir (4, 6, 7).
  • Zaman içerisinde korkulan bir başka istenmeyen durum ise genetik çeşitliliğin azalmasıdır. Genetik değiştirme bir bitkinin farklı türlerinden birine uygulanır ve o da hem yaygın olarak ekildiği için hem de gen kaçışlarıyla yayıldığı için farklı genetik yapıdaki diğer türler azalır. Genetik çeşitlilik azaldıkça, çevre koşullarına uyum sağlayan türler azalır. İlerde, genetiği değiştirilmiş bir bitki türünde sorun çıktığında büyük zorluklarla karşılaşılabilir, çünkü etkilenmeyerek sağlam kalacak olan diğer türler azalmıştır (8). Örneğin 170 yıl önce İrlanda’da yaşanan ve bir milyon insanın açlıktan ölmesine, bir o kadar insanın da göç etmesine neden olan kıtlık, tek tür patates yetiştirilmesine bağlanmıştır (8). Bu patatese musallat olan bir zararlı tüm patatesleri ortadan kaldırmıştır.

Ülkemizde genetiği değiştirilmiş bitki tarımı yapılmıyormuş!

Aslında bu konuya tam bir açıklık getirilmesi gerekir. Bilgiler son derecede çelişkilidir. Daha 1999-2000 yılında Doğu Akdeniz bölgesinde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı denetiminde böceklere dirençli mısır ekimi yapıldığını ve iyi sonuçlar alındığını biliyoruz (3). Hatta 2006’da Adana, Konya ovalarında ve Trakya’da kanola ekimine başlanmıştır. Aslında 31.10.2006’da kabul edilen 5553 sayılı “Tohumculuk Kanunu’na” göre de tohumların seçimi ve denetiminde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı görevlendirilmiştir (9). Bu durumda verimli ovalarımızda başlayan kanola ekimi, ilgili bakanlığın onayıyla yapılmış demektir. Oysa 18.03.2010 tarihinde kabul edilen 5977 sayılı “Biyogüvenlik Kanunu” GD bitki ve hayvanların üretimini yasaklamıştır (10).

Şu anda içinde bulunduğumuz durumu öğrenmek için elimizde başka resmi veri yok. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Ziraaat Mühendisleri Odası’nca 2018 de yayınlanmış, 2019’da da güncellenmiş “Mısır Raporu” adlı makalede, üretimin yetersizliği nedeniyle ucuz GD ürünlerin ülkemize girdiği yazılmakta ve hem ekim alanı hem de birim alandan elde edilen verim artırılarak GD mısır ithali engellenmelidir cümlesiyle yazı bitirilmektedir. Buradan da yetkili bir kurumun raporuna göre ülkemizde GD mısır yetiştirilmediğini, sadece ithal edildiğini anlıyoruz.

Bu durumda mısır konusunda yorum yapmak çok zor. Ancak dünyada en fazla ekimi yapılan GD bitkilerden biri de kanoladır. Son yıllarda ülkemizde şaşırtıcı derecede yaygın kanola ekimi gözlenmektedir. Kolay yetişmesi, az su istemesi, aynı yıl ardından buğday, mısır gibi bitkilerin ekilebilmesi, çiftçilerimizin onu çok benimsemelerine neden olmuştur. Ek olarak kendisinden sonra ekilen buğdayın veriminde %20 artış bile bildirilmektedir. Bu özellikleriyle kanola, neredeyse tüm verimli ovalarımızı kaplamış durumdadır. Adana, Konya, Bursa, Harran ovalarında ucu bucağı görünmeyen kanola tarlaları bulunmaktadır. Trakya’da ayçiçeği tarlalarının yerini almıştır. Hatta doğusu dışında Karadeniz bölgesinde bile ekilmektedir. Üstelik kanola eken çiftçilere devlet teşvik pirimi de verilmektedir. Halkımız da bu bitkiyi çok sevmekte, o altın sarısı, yemyeşil renklerle donanmış kanola tarlaların içerisinde poz poz resim çektirmektedir.

Kanolanın ana bitkisi kolzadır. Kolza tohumlarından elde edilen yağın, kalp için zararlı olduğu anlaşılmış ve bu da yağın fazla miktarda içerdiği erusik aside (omega-9 yağ asidi) bağlanmıştır (11). Daha sonra Kanada’lı bitki bilimcilerce, erusik asit miktarı %2’nin altında yağ içeren tohumlara sahip bitki üretilmiş ve yağına Canadian oil low acid’in kısaltılmasıyla canola (kanola) adı verilmiştir. Bu yağın elde edildiği bitkiye de kanola denmektedir. Aslında kolzadan elde edilen yağda guatr yapıcı bir madde de bulunmaktadır (11). Kanola’nın tohumlarından hem yemek yağı hem de motor yağı (biyodizel) yapılır ve küspesi hayvan yemi olarak kullanılır.

Kanola ekimi konusunda bilgi verilirken mutlaka her yıl yeni tohumların alınması istenmektedir. Yani tohumların saklanması uygun görülmemektedir. Bunun altında, büyük olasılıkla satılan tohumlara terminatör genin de eklenmiş olması yatıyor olabilir. Bu gen bitkinin bir sonraki seneye, tohumlarından üretilmesini engelleyen bir uygulamadır ve çiftçiye her yıl yeni tohum masrafı yüklemektedir. “Türkiye’de kanola tohumu nereden elde edilir” araştırmasında, satılan tohumların üzerinde hibrit tohum yazdığı, konuda derinleşince GD tohum üretmekle ünlü bir firmaya ait olduğu görülmektedir. Hibrit kelimesi, sanki geleneksel iki farklı kolza türünün birleştirilmesiyle elde edildiğini çağrıştırıyor ama GD bir türün doğal türle birleşmesiyle gelişen tohumlar da hibrittir.

Kanola ekiminde yabani otlar büyük sorun olduğundandan, genetik değişim yabani ot ilaçlarına dayanıklılık kazandırmak amacıyla yapılır. Satılan kanola tohumlarına iki farklı yabani ot ilacına tolerans kazandırılmıştır. Bu yağın adının verildiği Kanada da satılan tohumların %95’i GD tohumlardır. Bu durumda ülkemizde yapılan kanola tarımında GD tohumların kullanılması büyük olasılıktır. O zaman, ilerideki nesillerimize değerli ovalarımızı gene yemyeşil, ama belki de insan boyu büyümüş yabani otlarla kaplı bırakacağız demektir. Ayrıca onları, insan sağlığına zararlı olan farklı ve daha zehirli herbisitlerle de karşı karşıya bırakacağız. Daha sonrasında ülkenin ekosistemine etkisini düşünmek bile istemiyorum.

KAYNAKLAR

1. Watrud S, Lee E H, Anne Fairbrother A et al. Evidence for landscape-level, pollen-mediated gene flow from genetically modified creeping bentgrass with CP4 EPSPS as a marker. Proc Natl Acad Sci U S A. 2004; 101: 14533–14538.

2. GM Canola Contamination. https://cban.ca/gmos/products/on-the-market/canola/

3. İnce H Ö, Bahadıroğlu C , Toroğlu S, Bozdoğan H. Genetiği Değiştirilmiş Mısır Bitkisinin Bazı Böcek Türlerine Karşı Direnci Üzerine Değerlendirmeler. Nevşehir Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Dergisi. 2013, Cilt 2(1); 78-89

4. Hails RS: Genetically modified plants–the debate continues. Trends Ecol Evol. 2000, 15; 14-18.

5.Sivasupramaniam S, Head G P, English L, Li YJ, Vaughn TT. A global approach to resistance monitoring, Journal of Invertebrate Pathology, 95, 224–226, 2007.

6. GMOs and the environment. http://www.fao.org/3/x9602e/x9602e07.htm

7. Haspolat I: Genetiği değiştirilmiş organizmalar ve biyogüvenlik. Ankara Üniv Vet Fak Derg. 2012; 59: 75-80.

8. Challenging Evolution: How GMOs Can Influence Genetic diversity.

Challenging Evolution: How GMOs Can Influence Genetic Diversity

9.Tohumculuk Kanunu. 31. 10.2006, Kanun No. 5553.

10. Biyogüvenlik Kanunu. 18. 03. 2010 , Kanun No. 5977.

11. Dolan LC, Matulka RA, Burdock GA. Naturally Occurring Food Toxins. Toxins (Basel). 2010; 2(9): 2289–2332.

Hülya Uzunismail hakkında 244 makale
43 yıl aktif olarak çalışmış, bunun yaklaşık son 25 yılını da, gıda-hastalık ilişkisini bulma uğraşına adamış bir iç hastalıkları ve gastroenteroloji uzmanı olarak derlediğim bilgi ve deneyimlerimi, hem doktorlar hem de hastalar için bir kitapta birleştirerek paylaşmak istedim.