Ateroskleroz (Damar Sertliği)

Ateoskleroz damar sertliği

Toplumda çok yaygın olan, büyük ve orta boy atardamarların daralmasına veya tıkanmasına yol açan bir hastalıktır. Aterosklerozda, damarların daralmasına neden olan, özellikle onların dallanma ve kıvrılma bölgelerinde oluşan aterom plaklarıdır (ateroskleroz plakları) Bunlar damarın içini örten endotel adındaki tek sıra hücrelerin altındaki intima adı verilen dokuda biriken  LDL (düşük yoğunlukta lipoprotein, aşağıda anlatıldı) yanında  iltihap hücreleri, bağ dokusu hücreleri ve kalsiyum içerir. Aterom plakları, bazen çevrelerindeki kapsülün  yırtılması ve içeriğinin  kanla temas etmesi sonucu pıhtı oluşmasına ve damarın tıkanmasına yol açar.

Daralmada o damarın beslediği dokunun kanlanması yani oksijenlenmesi azalır, buna iskemi denir. Tıkanmada ise doku canlılığını kaybeder buna da enfarktüs denir.  Aterom plakları kalp kasını (miyokart)  besleyen koroner arterde oluştuğunda miyokart iskemisi veya miyokart enfarktüsüne neden olur. Genel olarak hastalığa koroner arter hastalığı  adı verilir. Kalp kasının oksijen gereksinimi , eforda yani yürüme, koşma, merdiven çıkma gibi bedence çaba harcandığında artar. Daralmada kalp kası eforda yeterince kanlanamaz ve iskemi ve göğüs kemiğinin arkasında ağrı hissedilir. Zamanla daralma arttıkça, iskemi sürekli hale gelir, kap kasının yapısı ve fonksiyonları bozulur ve iskemik kalp yetersizliği gelişir.

Aterom plakları, aort adındaki ana atardamarda, bacak atardamarlarında, beyin, bağırsak gibi organlara kan taşıyan  atardamarlarda olur. Bacak damarının daralmasında  yürürken ağrı olur,  bağırsak damarının daralmasında yemekten sonra başlayan karın ağrıları vardır. Beyin damarının tıkanması felçlere, bacak ve bağırsak atardamarının tıkanması o damarların beslediği bölgelerde kangrene giden sorunlara neden olur. 

Geçen yüzyılın ortalarında, aterosklerozla kan kolesterol seviyesinin yüksekliği arasında ilişki kurulmuş ve bundan da  gıdalardaki kolesterol ve yağlar suçlanmıştır. Tedavide önceleri bunları genel olarak kısıtlayan az yağlı ve  az kolesterollü diyetler uygulanmıştır. Ardından, az yağla değil doğru yağla beslenme gündeme gelmiş ve doymuş yağ asitleri  (hayvansal kaynaklı) ve trans yağ asitleri (margarinler) içeren yağlar dışlanıp, tekli ve çoklu doymamış yağ asidi içeren yağlarla (bitkisel sıvı yağlar) beslenme önerilmeye başlamıştır. Aslında doğru yağ konusu da tam olarak çözülmüş değildir. Çünkü bu konuda yapılmış çalışmaları değerlendiren bir metaanalizde, doymuş yağların eskiden ileri sürüldüğü gibi zararlı olmadığını gösterilmiştir (8).  Ek olarak kolesterol deposu yumurta kısıtlaması ile ilgili bilgilerde de bazı değişmeler olmuştur. Ama, son yıllara ait, Akdeniz ülkelerinde uygulanan, zeytinyağı ve balık açısından zengin olan Akdeniz diyetinin, ateroskleroz tedavisinde ve gelişmesini önlemede yararını destekleyen çalışmalar  da (9, 11)  göz ardı edilemez  (bk., Kitap, s156-160).

Öte yandan son yıllarda ateroskleroz oluşumundan, vücudun hücreleri tarafından enerji üretilirken açığa çıkan bazı maddeler sorumlu tutulmaktadır. Serbest  radikaller (oksijen ve nitrojen türleri) adı verilen bu maddeler normalde vücudun oluşturduğu antioksidan  maddelerle ortadan kaldırılır ama  oksidatif streste artarlar. Oksidatif strese neden olanlar arasında,  sigara içilmesi, tansiyon yüksekliği, şişmanlık, şeker hastalığı, yaşlılık, aşırı egzersiz yapılması, alkol alımı, kirli havada ve güneş ışınlarında fazla kalınması gibi faktörler bulunur. Artmış serbest radikaller hem endotel hücrelerinin geçirgenliğini artırır hem de LDL’yi okside ederek oxLDL’ye çevirir.  LDL’ye göre küçük çapta olan  oxLDL daha kolayca endoteli geçip intimaya birikir ve ek olarak iltihap hücrelerini de o bölgeye toplama özelliğine sahiptir. Bu durumda ateroskleroz oluşumunda oksidatif stres,  LDL yükselmesinden daha ön plana geçmiş durumdadır.

Aslında ateroskleroz oluşumunda uzun yıllardan beri mast hücrelerinin de etkisi araştırılmaktadır. Bir deneysel çalışmada mast hücrelerinin aterom plaklarındaki iltihabın yanında ateroskleroza yol açan yağların oluşmasında da rol oynadığı gösterilmiştir (3). Ek olarak bir başka çalışmada, mast hücrelerinin uyarılmasını, içlerindeki proteinlerin boşalmasını ve yeni maddeler sentezlemelerini azaltan, mast hücre stabilizörleri ile hem yağ yapısının düzeldiği hem de iltihabın azaldığı gösterilmiştir. Günümüzde bu konuda çok tutarlı bilgiler toparlanmış durumdadır ve ateroskleroz ile mast hücre ilişkisi artık kabul edilmektedir.  (1, 9/1, 26/1, 27/1).  Hatta ateroskleroz bir otoimmün hastalık mıdır? sorusu bile gündeme gelmeye başlamıştır (6).

1. Spinas E, Kritas SK, Saggini A, et al. Role of mast cells in atherosclerosis: a classical inflammatory disease. Int J Immunopathol Pharmacol. 2014;27:517-21.

3. Heikkilä HM, Trosien J, Metso J, et al. Mast cells promote atherosclerosis by inducing both an atherogenic lipid profile and vascular inflammation. J Cell Biochem. 2010 ;109:615-23.

4. Wang J, Sjöberg S, Tia V, et al. Pharmaceutical stabilization of mast cells attenuates experimental atherogenesis in low-density lipoprotein receptor-deficient mice. Atherosclerosis. 2013;229:304-9.

6. Matsuura E, Atzeni F, Sarzi-Puttini P, et al. Is atherosclerosis an autoimmune disease? BMC Med. 2014 Mar 18;12:47.

8. Siri-Tarino PW, Sun Q, Hu FB, Krauss RM. Meta-analysis of prospective cohort studies evaluating the association of saturated fat with cardiovascular disease.Am J Clin Nutr. 2010;91:535-46.

9. de Lorgeril M, Salen P New insights into the health effects of dietary saturated and omega-6 and omega-3 polyunsaturated fatty acids. BMC Med. 2012;10:50.

11. Martínez-González MA, Salas-Salvadó J, Estruch R, et al. Benefits of the Mediterranean Diet: Insights From the PREDIMED Study. Prog Cardiovasc Dis. 2015;58:50-60.

9/I. Alevizos M, Karagkouni A, Panagiotidou S et al. Stress triggers coronary mast cells leading to cardiac events. Ann Allergy Asthma Immunol. 2014;112:309-16.

26/I. Spinas E, Kritas SK, Saggini A, et al. Role of mast cells in atherosclerosis: a classical inflammatory disease. Int J Immunopathol Pharmacol. 2014;27:517-21.

27/I. Bot I, Shi GP, Kovanen PT. Mast cells as effectors in atherosclerosis. Arterioscler Thromb Vasc Biol. 2015;35:265-71.

Not: Kaynaklar kitaptaki numaralandırılmayı bozmamak açısından değiştirilmedikleri için ardışık sayılar şeklinde yazılamamıştır.

Kitap:  Artık Hastalığımla Baş Edebiliyorum (Mast Hücrelerinin Gizi), Nobel Tıp Kitabevleri.

Aşağıdakiler kitaba ait eklerdir.

 LDL , HDL

Kolesterol kanda kendi başına taşınamaz. Karaciğerde, kolesterol taşıyıcı proteinlere bağlandıktan sonra taşınır. Bu proteinlerle kolesterolün yapmış olduğu  paketlere lipoprotein adı verilir. Lipoproteinlerin bazıları düşük yoğunluktadır (LDL) , bazıları da yüksek yoğunluktadır (HDL). LDL, kolesterolü karaciğerden vücudun diğer bölümlerindeki hücrelere taşır.  Aterosklerozda  damarlara biriken LDL’dir ve bu nedenle kötü kolesterol olarak adlandırılır.  Uzun yıllar boyunca kan LDL seviyesinin yüksek olması ateroskleroz için en önemli risk faktörü  olarak kabul edilmiştir.  Son zamanlarda ise, serbest oksijen radikalleri ile okside olan LDL yani oxLDL  ve aterom plaklarında bulunan iltihap hücreleri  önem kazanmaya başlamıştır (bk., Kitap, s. 154). HDL ise  kandaki fazla kolesterolü toplar ve karaciğere getirir. Kolesterolün damarlarda birikmesini önler, iyi, koruyucu olarak kabul edilir.

ÇÖLYAK HASTALIĞI VE ATEROSKLEROZ

Uzun yıllar böyle bir ilişkinin olmadığı düşünülmüşse de son yıllarda çölyak hastalığında artmış ateroskleroz riski üzerinde durulmaktadır. Kalp damar hastalıklarına bağlı ölümlerin çölyak hastalarında düşük olduğu, bunun da onlarda sık gözlenen düşük tansiyon ve kolesterol seviyelerine bağlı olabileceği eskiden beri bilinen bir konudur. İşte bu bilgiyi doğrulamak amacıyla 2004 yılında yapılan bir çalışmada, yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol bulunma sıklığının çölyak hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük olduğu ama miyokart enfarktüsü ve beyin damarı  tıkanmasına bağlı ölümlerin sıklığının fark göstermediği bulunmuştur (38). Daha sonra yapılmış bir çalışmada ise, hem çölyak hastalarında hem de tipik çölyak bulgusu olmayan ama ince bağırsak iltihabı lehinde bulguları olanlarda iskemik kalp hastalığıyla ölüm riskinin arttığı saptanmıştır (39).

Genç çölyak hastalarında ateroskleroz riski,  çeşitli testlerle yapılan bir araştırmada artmış olarak bulunmuştur. Ardından hastalar  6-8 ay glutensiz diyete alınmışlar ve sonra testler tekrarlanmıştır. Başlangıçta bazı testlerde  gözlenen bozukluklar glutensiz diyetle düzelmiştir (40). Bugün artık çölyak hastalarında artmış iskemik kalp hastalığı riski kabul edilmiş gibi durmaktadır. Tıp bilimi işte bu kadar değişkendir. Bilgiler 10 yıl içerinde tamamen değişebilmektedir. Çölyak hastaların birinci derecedeki akrabalarında da ateroskleroz riski artmış bulunmuştur (41).

Çölyak hastalarında felç gelişmesi riski de  araştırılmış ve küçük bir risk artışı saptanmıştır (42).

38. West J, Logan RF, Card TR, Smith C, Hubbard R. Risk of vascular disease in adults with diagnosed coeliac disease: a population-based study. Aliment Pharmacol Ther. 2004;20:73-9.

39. Ludvigsson JF, James S, Askling J, Stenestrand U, Ingelsson E. Nationwide cohort study of risk of ischemic heart disease in patients with celiac disease. Circulation. 2011;123:483-90.

40. De Marchi S, Chiarioni G, Prior M, Arosio E.Young adults with coeliac disease may be at increased risk of early atherosclerosis. Aliment Pharmacol Ther. 2013 ;38:162-9.

41. Emilsson L, James S, Ludvigsson JF. Ischemic heart disease in first-degree relatives to celiac patients. Eur J Clin Invest. 2014 Jan 29.

42. Ludvigsson JF, West J, Card T, Appelros P. Risk of stroke in 28,000 patients with celiac disease: a nationwide cohort study in Sweden. J Stroke Cerebrovasc Dis. 2012;21:860-7.

DİYETTEKİ YAĞLAR

diyetteki yağlar

Yiyeceklerimizdeki yağlar, ana olarak nötral yağlar diğer adıyla da trigliseritlerdir. Trigliseritler, gliserol ve üç yağ asidinden oluşur. Yağ asitlerinde çok sayıda C (karbon) atomu, bunlara bağlanmış çok sayıda H  (hidrojen) atomu vardır.  Bir ucunda O (oksijen) atomu ve OH (hidroksil) iyonu bulunur. Üç hidrojen atomu bulunan diğer ucunun adı omegadır.

Yağ asitleri, doymuş yağ asitleri ve doymamış yağ asitleri olarak ikiye ayrılırlar. Eğer bir yağ asidinin tüm karbonları  hidrojenlerle bağlanmışsa buna doymuş yağ asidi veya satüre yağ asidi denir. Doymuş yağ asitlerinde, aradaki karbon atomları birbirleri ile tek bağla birleşirken, iki hidrojen atomuyla da bağlanır, -CH2-CH2-CH2- şeklinde.

Örneğin; tereyağı, içyağı, kuyrukyağı gibi hayvansal kaynaklı yağlar,  kakao ve hindistan cevizi, fıstık yağları bu gruba girer.

Eğer yağ asidinin hidrojen atomlarında eksiklik varsa, bunlara doymamış veya ansatüre yağ asitleri denir. Bu durumda  hidrojeni eksik olan iki karbon atomu çift bağla bağlanır, CH2-CH=CH-CH2- şeklinde.  

Yağ asitleri çift bağla bağlanmış karbon atomlarının sayısına göre tekli (mono ansatüre) veya çoklu (poli ansatüre) doymamış yağ asileri olarak değerlendirilir.

Örneğin; zeytinyağı; 9 ve 10.  karbon atomları arasında çift bağ bulunan  tekli doymamış yağ asidi olan oleik asitten zengindir. 

Çoklu doymamış yağ asitlerinde kullanılan omega 3 ve omega 6  tanımları ise,  ilk çift bağın, yağ asidinin omega adı verilen ucundan itibaren hangi karbon atomunda bulunduğunu anlatmaktadır.

Örneğin; ayçiçeğiyağı, %20 oranında tekli doymamış yağ asitleri, %60’ın üerinde de  çoklu doymamış omega 6 yağ asidi olan linoleik asit içerir. Mısıryağı da omega 6 çoklu doymamış yağ asitlerinden zengindir.

Örneğin; balıkyağı alfa-linolenik asit gibi omega 3 çoklu doymamış yağ asitleri içerir. 

Doymamış yağ asitleri, hidrojen atomlarının bu çift bağla bağlanmış karbon atomlarına bağlanma yerine göre de cis ve trans yağ asitleri olarak ayrılır.  Hidrojen atomları cis yağlarda aynı yönde, trans yağlarda ise karşı karşıya olacak şekilde bağlanmıştır. Bitkisel sıvı yağlar tekli veya çoklu, cis doymamış yağ asitlerinden oluşurlar.

Trans yağ asitleri geviş getiren hayvanların etlerinde ve sütlerinde  az miktarda bulunur ama sıvı yağı katılaştırmak için yapılan kısmi hidrojenlendirme işlemi sırasında oluşur.  Kısmi hidrojenlendirme denen bir uygulamayla omega 6 yağ asitlerinden margarinler elde edilmektedir. 

MARGARİNLER

Margarin bir Alman kimyager tarafından 1901’de yapılmıştır. 1926 yılına gelindiğinde, sanki tek hatası vitamin eksikliğiymiş gibi, margarinlere vitamin ilavesinin gerekli olduğu sonucuna varılıp, A ve D vitaminlerinin eklenmesi kesin bir standarda bağlanmıştır. 1990’ların başlarında yapılan çalışmalar sonucunda trans yağların insan sağlığı üzerinde olan olumsuz etkisi anlaşılınca margarin endüstrisinde trans yağları azaltmak için çeşitli araştırmalar başlatılmıştır. Örneğin yüksek basınç uygulayarak  trans yağ oranı azaltılabilir, aynı şekilde sıcaklık ve hidrojenasyon süresindeki değişikliklerle de trans yağlar azaltabilir. Böylece trans yağ oranı çok düşük margarin üretimi mümkün hale gelmiştir. Ardından birçok ülkede, besinlerde trans yağ olduğuna dair etiketleme zorunluluğu getirilmiştir. Danimarka 2003’te trans yağ içeren gıda ürünlerinin satışını düzenleyen katı kanunları çıkaran ilk ülke olmuştur.

Böylece margarinlerin tüketimi neredeyse 100 yıl yapıldıktan sonra zararları anlaşılıp tedbirler konulmaya başlanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2003’te en fazla alınabilecek trans yağ miktarını belirlemiştir. Amerika’da 2008’den itibaren trans yağ kısıtlaması  zorunlu hâle gelmiştir. Ancak diğer ülkelerin aksine, porsiyon başına 0,5g’den az trans yağ içeren gıdalar sıfır trans yağ içerir diye etiketlenebilmektedir.

Türkiye’de ilk hidrojenlendirme tesisi 1932 yılında kurulmuş, 1952 yılında ise gerçek anlamda paket margarinlerin üretimine başlanmıştır. Bu durumda ülke olarak margarinleri diğer ülkelere göre daha kısa bir süre tüketmiş olmaktayız. Ancak trans yağlar, bizim nesli ve çocuklarımızı çok etkilemiştir. Hem yemeklerde kullanılmış, hem de az ve orta gelirli ailelerin çocuklarının acıktıklarında, ekmek üzerine reçelle sürerek yedikleri ve çok sevdikleri bir yiyecek olmuştur. Ayrıca kek, kurabiye ve poğaça gibi hamur işlerinin yapımlarında, başarılı olmak için mutlaka onların kullanılması gerektiği algısı yaratılmış ve en az 1 paket olmak üzere de tariflere yazılmıştır. Bu algı ülkemiz kadınlarında hala sürdürülmektedir. Oysa sıvı yağlarla da çok başarılı hamur işleri yapılabilmektedir.  

Ülkemizde margarinler 1974 yılında yayınlanan ilk yasaya göre standardize edilmişlerdir. Daha sonraki yıllarda yasada bazı değişiklikler yapılmıştır. 1999’da ülkemizde bazı büyük firmalar ürünlerindeki trans yağ oranını %1-2’ye kadar düşürmüşlerdir. Üretici firmaların genelinde, tüm margarinlerde trans yağ sorununun çözülmesi için bir geçiş süreci yaşanmış ve bu süreç 2006’da tamamlanmıştır. Ama 2000’li yılların da ortasına  gelinmiştir ne yazık ki! 2007 yılı Ağustos ayında etiketleme tebliği değiştirilerek %1’in altında trans yağ içeren ürünlerde “trans yağ yoktur” denilebileceği kabul edilmiştir. 2008 yılında margarin standardı tekrar belirlenmiştir. Buna göre margarinler en az %80 yağ, en fazla %16 su içerir. Margarinlerde omega 3 ve omega 6 yağları, Dünya Sağlık Örgütünün önerdiği oranlarda bulunur. Ayrıca margarinler A, D, E vitaminleri gibi sıvı yağlarda bulunmayan vitaminleri ve yağsız sütten gelen proteinleri içerirler (bu konu önemli, çünkü süt proteinlerine karşı duyarlılığı olanlarda reaksiyon yapabilirler). Bunlara ek olarak margarinlerde emülgatör (katkı maddesi) ve koruyucular da bulunmaktadır. Bitkisel yağlardan üretildikleri için kolesterol içermezler (100 gram tereyağı  178 mg  kolesterol içerir).

Ülkemizde margarin üretiminde, ayçiçeği, soya, pamuk gibi bitkisel yağlar kullanılmaktadır. Son zamanlarda bu yağlara palm bitkisinin meyvesinin yağı da eklenmiştir. Palm yağı Endonezya ve Malezya’dan ithal edilmektedir ve diğer yağlara göre ucuzdur. Dünyada kullanımı giderek artmaktadır ve yakın bir gelecekte en çok kullanılan yağlar arasına gireceğe benzemektedir. Bu yağın içerdikleri arasında, ana olarak doymuş bir yağ asidi bulunmaktadır.  Ayrıca 2 doymamış yağ asidi ve kuvvetli antioksidan etkili E vitaminini içermektedir. Bu yağın kalp damar sağlığına etkisi henüz tartışma aşamasındadır, kesin karar verilmesi için daha fazla bilimsel çalışmaya gerek  vardır (43).

Not: Yukarıdaki bilgilerin bazıları “Margarin Tarihçesi: Margarinden Modern Margarine” başlıklı yazıdan alınmıştır.

43. Odia OJ, Ofori S, Maduka O. Palm oil and the heart: A review. World J Cardiol. 2015 ;7(3):144-9.

OLESTRA

Yağ  yerine kullanılan ama yağ olmayan, kalorisi ve kolestrolü olmayan, sükroz (şeker) ve yağ asitleri karışımı olan sentetik bir maddedir. Yapısında 6-8 molekül yağ asidi bulunmaktadır.  Bu bileşimi  insan vücudundaki enzimler sindiremez ve emilmeden  bağırsaklardan atılır. Onun için de sıfır kalori verir. Katkı olarak kullanıldığında E numarası 473’dür. 1968’de bulunmuştur. FDA 1996’da onay vermiştir. Kolestrolü düşürücü etkisi saptanınca ilaç olarak da kullanılmıştır. Hazır cipsler özellikle patates cipsleri gibi fazla yağ içeren gıdalara yağ miktarını azaltmak için eklenir.

Olestra ile hazırlanmış gıdaların üzerinde, “Bu ürün olestra içermektedir’ şeklinde etiket bulundurma zorunluluğu vardır. Olestra olean adıyla bazı ülkelerde evlere kadar girmiştir. Olestra kullanılarak hazırlanan yemeklerin  tadında herhangi bir farklılık yoktur.

Yan etkileri, karında kramp şeklinde ağrılar, ishal yapması ve yağda eriyen vitaminlerin (A, D, E, K) emilmesini azaltmasıdır. Ayrıca bazılarında dışkıyı tutamamaya da neden olur. 1990’ların sonlarından itibaren  yan etkileri nedeniyle fazla kullanılmamaya başlanmıştır.  Olestra Avrupa birliğinde ve Kanada’da  kabul edilmemiştir.

Olestra ile tıp literatüründe yapılmış olan çalışmalar 1987’den itibaren başlamaktadır. Çoğu güvenilir bir madde olarak bulmuştur. Hatta bir çalışmada kalp hastalıklarına neden olan faktörleri azalttığı, kilo kaybına neden olduğu ve ek olarak da HDL’yi düşürmediği bildirilmiştir (44). Ancak bir yazıda esansiyel yağ asitlerinin emilimini azaltacağı, bunun da hücre zarlarında etkisinin olabileceği ve sonuçta da deri lezyonlarına, kan kırmızı hücrelerinde çabuk parçalanmaya ve üremeye de negatif yönde etkisinin olabileceği belirtilmiştir (45).

44. Lovejoy JC, Bray GA, Lefevre M, Consumption of a controlled low-fat diet containing olestra for 9 months improves health risk factors in conjunction with weight loss in obese men: the Ole’ Study. Int J Obes Relat Metab Disord. 2003;27:1242-9.

45. Fouad FM, Mamer O, Sauriol F et al. Cardiac heart disease in the era of sucrose polyester, Helicobacter pylori and Chlamydia pneumoniae. Med Hypotheses. 2004;62:257-67.

AKRİLAMİT

Akrilamit nişastalı maddelerin kızartılması veya fırında yüksek ısıda pişirilmesi sırasında ortaya çıkabilmektedir. Bu madde patates kızartmaları, cipsler ve ekmeklerde bulunmuştur. Haşlama sırasında oluşmamaktadır. Siyah  zeytinde, kuru erikte, kuru armutta, kavrulmuş bademde ve kahvede de bulunduğu anlaşılmıştır. En önemli akrilamit kaynağı sigaradır. Sigarayla, gıdalarla alınanın 3 katı fazla akrilamit alınır. Akrilamitle ilk çalışmalar deney hayvanlarında yapılmış ve sinirler üzerine toksik olduğu, kanserojen bir madde olduğu, üremeyi azalttığı ve plasentayı (anne karnındaki bebeğin eşi) geçtiği bilgileri elde edilmiştir. 1988’de yazılmış bir derlemede tüm bu istenmeyen etkilerinden söz edilmektedir (46). 2005’e gelindiğinde, insan çalışmaları yavaş yavaş sonuçlarını vermiştir. Çeşitli kanserleri olan insanların beslenmelerinin  sorgulanmasıyla yapılan  çalışmalarda, akrilamitle kanser arasında bir ilişki kurulamamıştır (47). Akrilamit son yıllarda yine gündeme gelmeye başlamıştır. Bir çalışmada, uzun süre akrilamit verilmesinin deney hayvanlarının testislerinde de değişiklikler yaptığı gösterilmiştir (48). Son bir çalışmada ise kızartmaların düzenli tüketilmesiyle prostat kanseri ilişkisi bulunmuştur (49).

46. Dearfield KL, Abernathy CO, Ottley MS, et al. Acrylamide: its metabolism, developmental and reproductive effects, genotoxicity, and carcinogenicity. Mutat Res. 1988;195:45-77.

47. Rice JM. The carcinogenicity of acrylamide. Mutat Res. 2005;580:3-20.

48. Mustafa HN. Effect of acrylamide on testis of albino rats. Ultrastructure and DNA cytometry study. Saudi Med J. 2012;33:722-31.

49. Stott-Miller M, Neuhouser ML, Stanford JL. Consumption of deep-fried foods and risk of prostate cancer. Prostate. 2013 Jan 17.

Hülya Uzunismail hakkında 247 makale
43 yıl aktif olarak çalışmış, bunun yaklaşık son 25 yılını da, gıda-hastalık ilişkisini bulma uğraşına adamış bir iç hastalıkları ve gastroenteroloji uzmanı olarak derlediğim bilgi ve deneyimlerimi, hem doktorlar hem de hastalar için bir kitapta birleştirerek paylaşmak istedim.